google-site-verification=-XUMdyGQoSp8qYiDvffQr_jEJV8hvqN9uDdjXEG8h3o gv-fou5khdulhb6ch.dv.googlehosted.com
top of page

''BİR TÜR EKSİLİNCE DÜNYA EKSİLİR : BİYOÇEŞİTLİLİĞİN SESSİZ ÇIĞLIĞI''

Doğanın kusursuz gibi görünen düzeni aslında rastlantısal değil, milyonlarca yıllık bir evrimin sonucu oluşmuş dahiyane bir denge değil midir ?

Gezegenin her bir canlı türü görünmez bir işbirliğiyle yaşamı mümkün kılar. Denizdeki posidonyalar, algler ve yosunlar nefes aldığımız havayı sağlarken; arılar ve diğer tozlayıcı türler bitkilerin sürekliliğini garantiler. Ormanlar yağış döngüsünü tetikler , bitkiler toprağı kavrayarak erozyonu önler, kıyı ekosistemleri fırtınaların şiddetini tamponlar. Tüm bu karmaşık ilişkiler ağını biyoçeşitliliğe borçluyuz. En küçük bir türün yok olması bile bu zincirin bir halkasının kopması,düzenin bir yerinden bozulması anlamı taşır. Doğada hiçbir tür "gereksiz" değildir ; her biri yaşamın büyük bütününü omuzlayan kendi rolüne sahiptir. İnsanoğlu da bu çeşitliliğin bir parçası olarak ortaya çıkmışken, zaman içinde kendini doğadan ayıran, hatta doğaya hükmetmeye çalışan bir varlığa dönüşmüştür. Gelişen teknolojiyle kendine yeni dünyalar yaratmış, bugün ise sanal bir gerçeklikte bile yaşam alanları inşa eder hâle gelmiştir.

Ancak insanın bu "yaratıcı yıkımı" doğa üzerinde görülmemiş bir baskıyı da beraberinde getiriyor. Fosil yakıt tüketimi, kontrolsüz şehirleşme, endüstriyelleşme dalgası nüfus artışı ve buna eşlik eden tüketim ve israf kültürü, gezegenin taşıma kapasitesini giderek daha çok zorluyor . Son 50 yılda küresel ekonomi dört katına, insan nüfusu iki katına, dünya ticareti ise 10 katına çıkmıştır..Tarım sektörü tatlı su tüketiminde başı çekerken, pestisitler ve kimyasallar su kaynaklarını kirletmekte; toprak verimliliği azaltmakta, endüstriyel balıkçılık balık stoklarını tüketmek te, ısınma deniz çayırlarını yok etmekte, yangınlar ormanları küle çeviri Bugün içinde bulunduğumuz çağın iki büyük tehdidinin : İklim krizi ve biyoçeşitlilik olduğu şüphe götürmez. İklim değişikliği doğal habitatları yok ederken, uyum sağlayamayan türlerin kaybına sebep olmaktadır. Türlerin kaybı ise ekosistemleri zayıflatıp, iklim direncini azaltmaktadır.

İnsanların güvenli yaşamını sağlayan ve uzmanların belirlediği 9 gezegensel sınır'ın 6' sı günümüzde aşılmış durumda.

Zaman daralıyor ve kriz her geçen gün daha da derinleşiyor. Ancak çözüm de yine aynı yerde : Doğanın muazzam dengesi içinde. Bu düzeni anlamak, korumak ve ona uyumlu yaşamak, yalnızca çevresel bir sorumluluk değil; insanlığın kendi geleceğini koruma mücadelesidir. Vakit çok geç olmadan harekete geçme zamanıdır....

Yazan: Irmak Nural USKD -Yönetim Kurulu Üyesi

''İklim Kanunu ve 14. Madde Değişikliği: Türkiye’de Sera Gazı Yönetiminde Yeni Dönem''

Sera Gazı ve İklim Değişikliği: Neden Önemli? Sera gazları, atmosferde birikerek Dünya’nın doğal ısısını tutan gazlardır. Karbondioksit (CO₂), metan (CH₄), azot oksit (N₂O) ve florlu gazlar en bilinen sera gazlarıdır. Bu gazlar, güneşten gelen enerjinin bir kısmını hapseder ve gezegenin yüzeyinin ısınmasına yol açar. Bu doğal süreç “sera etkisi” olarak adlandırılır ve Dünya’nın yaşanabilir bir sıcaklığa sahip olmasını sağlar. Ancak, insan faaliyetleri—özellikle fosil yakıt kullanımı, sanayi üretimi, ormansızlaşma ve ulaşım—sera gazlarının miktarını hızla artırmıştır. Artan sera gazları, doğal dengeyi bozarak iklim değişikliğine yol açar. İklim değişikliği, sıcaklık artışları, deniz seviyesinin yükselmesi, ekstrem hava olayları ve ekosistemlerde bozulmalar gibi ciddi etkiler doğurur.

Türkiye’de İklim Kanunu: Kabulü ve Amacı Türkiye’nin İklim Kanunu (7552 Sayılı), 2 Temmuz 2025 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 9 Temmuz 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanun, Türkiye’nin net sıfır emisyon hedefleri doğrultusunda iklim değişikliğiyle mücadele ve yeşil dönüşüm için temel yasal çerçeveyi oluşturur. Kanun, işletmelerin ve kuruluşların sera gazı emisyonlarını ölçmesini, raporlamasını ve azaltım hedeflerini belirlemesini zorunlu kılar.

14. Madde: Değişiklik ve 2026 Cezaları Kanunun 14. maddesi, özellikle idari yaptırımlar ve para cezaları konusunda kritik düzenlemeler içerir. Bu maddede öngörülen cezalar, 2026 yılı itibarıyla yeniden değerleme oranı dikkate alınarak güncellenmiş ve 1 Ocak 2026’dan itibaren yürürlüğe girecektir.

Özetle cezalar: Birinci fıkra (a) bendindeki ceza 500.000 – 5.000.000 TL’den 627.450 – 6.274.500 TL’ye yükselmiştir. İkinci ve üçüncü fıkralar için cezalar 150.000 – 3.137.250 TL arasında değişmektedir. Dördüncü fıkra (b)(1) bendine göre, her bir ton karbondioksit eşdeğer emisyon başına 6,2745 TL ceza uygulanacaktır. Onbirinci fıkra kapsamında öngörülen ceza, kanunda açıkça belirtilen azami sınır olan 50.000.000 TL’yi aşamaz. 2026 yılı itibarıyla yeniden değerleme ile nominal rakamlar yüksek görünse de, uygulamada kanundaki 50 milyon TL sınırı geçerlidir.


Bu cezalar, özellikle sera gazı emisyon raporlaması, ETS yükümlülükleri ve izinsiz faaliyetler gibi alanlarda kanuna uymayan işletmeleri kapsamaktadır. Böylece kanuna uyum sağlamayan kuruluşların sorumluluk alması teşvik edilmektedir ve Türkiye’de iklim değişikliği ile mücadelede daha etkin bir denetim mekanizması oluşturulmaktadır.

Uluslararası Karşılaştırma Türkiye’de yapılan bu düzenlemeler, Avrupa Birliği ülkeleri ve bazı Asya ülkelerinde uygulanan benzer emisyon kontrol mekanizmalarına yakınsamakta ve uluslararası iklim politikalarıyla uyum sağlamaktadır. Örneğin, AB Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) gibi mekanizmalar, işletmelerin sera gazı salımlarını azaltmayı ekonomik teşviklerle desteklemektedir. Türkiye’deki 14. madde değişikliği de benzer bir uyum ve disiplin mekanizması oluşturmayı hedeflemektedir.

Sonuç 1 Ocak 2026’dan itibaren yürürlüğe girecek yeni cezalar, Türkiye’de sera gazı yönetimini daha etkin hâle getirirken, işletmelerin sorumluluk almasını teşvik edecek ve iklim değişikliğiyle mücadelede güçlü bir adım olacaktır. USKD olarak, üyelerimizi ve tüm ilgili kuruluşları bu değişikliklerden haberdar olmaya ve uyum sağlamaya davet ediyoruz.

Yazan: Muzaffer Sevgi SAKARYA

''BİREYSEL KARARLARIN
MİKRO-EKOLOJİK SİSTEM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ''

Sürdürülebilirlik algısı genellikle küresel ölçekli sistemlerin enerji ağları, gıda zincirleri, atık yönetimi ve karbon döngü performansıyla ilişkilendirilmekle birlikte aslında bilimsel literatürde giderek güçlenen bir yaklaşım, bireyin gündelik davranışlarının sürdürülebilirlik üzerindeki mikro-ekolojik etkilerinin tartışılması gerektiğidir. Bu bağlamda bireyin sürdürülebilirlik pratiği, büyük ölçekli modellerin en alt katmanındaki “davranışsal parametre” olarak da ele alınabilir. Bireyin günlük hayatının sürdürürken her davranış modeli ( su kullanım süresi ve suyu hangi alanlarda kullandığı, tüketim alışkanlıkları, elektrik enerjisi kullanım pratikleri ve refleksleri, geri dönüşüme sunmuş olduğu katkı, dijital karbon ayak izi vs..) esasında birer mikro-girdi oluşturmaktadır. Bu girdiler bireysel anlamda pek önemsenmemekle birlikte sistemsel açıdan kümülatif etki yaratmaktadır. Bireye özgü sürdürülebilirlik modelinin ayırt edici yönü, karar alma sürecinde “dikkat eşiği”nin ve farkındalığının yüksek olması ile ilişkilendirilebilir. Yani davranış seçimini belirleyen şey zorunluluk değil, farkındalık temelli bir bilişsel mekanizmadır. Bu mekanizma çevre biliminde davranışsal çevresel geri bildirim döngüsü olarak adlandırılır. Bireyin sürdürülebilirlik anlayışı yani çevreye verdiği tepki, çevresel sistemle ilişkilendirilmiş bir bilinç düzeyine bağlıdır. Ayrıca bireysel düzeyde oluşan bu davranış örüntüsü, ekolojik sistemlerde “yerel stabilite” etkisi yaratmaktadır. Sürdürülebilirlik açısından bireylerin küçük ölçekli fakat sürekli tekrar eden davranışları yerel mekanizmada büyük etkiler yaratabilmektedir. ( Örneğin: Düzenli şekilde atık azaltman, bölgesel atık hacmini minimal seviyede etkileyip yerel karbon emisyon eğrisinin yumuşamasına katkı sağlaması gibi…) Sonuç olarak bireylerin sürdürülebilirlik yaklaşımı, alt ölçekli, davranış-temelli, kendi kendine çalışan bir ekolojik regülasyon biçimi olup bireyi küresel sorunların edilgen bir parçası olmaktan çıkararak bağımsız, dinamik ve sistemsel bir aktöre dönüştürmektedir.

Yazan: Av. Özgür KOZANOĞLU ÖZGE

29 EKİM
CUMHURİYET BAYRAMI YAZISI

Cumhuriyetin Sürdürülebilir Mirası

29 Ekim 1923'te bir ulus küllerinden yeniden doğarken ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti yalnızca bir yönetim biçiminin değil, aynı zamanda bir toplumsal dönüşümün başlangıcıydı. 

Cumhuriyet, modernleşmenin, eğitimde fırsat eşitliğinin, aydınlanmanın ve toplumsal adaletin temelini atmıştır. Bugün, bu mirası sürdürülebilirlik perspektifinden yeniden okumak, geçmişle gelecek arası güçlü bir köprü kurmakla kalmıyor aynı zamanda bir ulusun olduğu kadar dünyanın da kendi kaderini akıl rehberliğinde nasıl belirleyeceğini de gösteriyor.

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir"  Mustafa Kemal Atatürk'ün bu sözü, sadece bir dönemin değil , sürdürülebilir bir geleceğin temel ilkesi değil midir ?

Bugün dünya iklim krizinden enerji dönüşümüne, gelir eşitsizliğinden toplumsal adalete kadar pek çok sınavdan geçiyor, çatışmalar yaşıyor. Biraz incelersek Cumhuriyetin ilk yıllarında atılan her adımın sürdürülebilir kalkınmanın öncülüğünü yaptığını görebiliriz.. Eğitim seferberlikleri, yerli sanayi hamleleri, kadınların hayatın her alanında yer alması, sürdürülebilir  toplumun yapı taşlarını oluşturmuştur.  Bugün Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir  Kalkınma Hedeflerininin , Cumhuriyetimiz tarafından onlarca yıl önce bilim temelli kalkınma, toplumsal eşitlik, nitelikli eğitim, cinsiyet eşitliği ilkeleriyle benimsendiğini görebiliriz. 

Atatürk'ün vizyonu , sürdürülebilir kalkınmanın özünü oluşturan " insanı merkeze alan" anlayışın erken bir örneğidir. Ancak insanı merkeze almak diyorsak bu doğaya karşı bir hareket değildir ; insanın doğayı ölçüsüzce tüketmesi, hoyratça  sömürmesi hiç değildir.   Hedef insan ile doğa arasında sürdürülebilir bir uyum kurmaktır.  "Doğayla uyumlu" modernleşme vizyonu çerçevesinde Atatürk Orman Çiftliği yalnızca bir tarım alanı olmanın ötesinde "doğayı koruyarak üretmenin bir sembolü olarak tasarlanmıştır. Atatürk'ün dünyasında doğa tüketilecek bir kaynak değil, geleceğe emanet edilmiş bir yaşam alanıdır , bir değerdir. Öyle ki Atatürk Orman Çiftliği'nin kuruluşunda bir ağacın kesilmemesi için binanın yerinin değiştirilmesi bu anlayışın en zarif örneklerinden biridir. 

Cumhuriyet'in kuruluşunda Atatürk'ün devrimci ruhu ,yalnızca geçmişin zincirlerini kırmakla kalmamıştır aynı zamanda gelecek kuşaklara değişim cesareti aşılamıştır. Bugün iklim kriziyle mücadele ,yeşil enerjiye geçiş ve toplumsal eşitlik gibi alanlarda aynı cesareti göstermek, o mirasa layık olmanın yoludur. Çünkü sürdürülebilirlik Cumhuriyetin özündeki ilerleme arzusudur... Cumhuriyet sürdürülebilirliğin ta kendisidir! 

29 Ekim yalnızca bir tarih değil ,yenilenmenin, sorgulamanın ve daha iyisinin inşa etme iradesinin bayramıdır. Atatürk'ün "Benim naçiz vücudum elbet birgün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" sözü bu sürdürülebilir mirasın özüdür. Gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya brakmak Cumhuriyetin en asil görevidir.            

Cumhuriyet ,aklın, bilimin, doğaya saygının ve vicdanın rehberliğinde ilerleyen bir umut yolculuğudur. 

Ve o umut her 29 Ekim'de yeniden filizlenir.... 

Yazan: USKD Yönetim Kurulu Üyesi Irmak Nural

bottom of page